Şeyda Apaydın yazdı: Beni Götürmediğin Yer

Haber

“`html

Bir Bebek ve Unutulmamış Anılar

Sekiz aylık bir bebek, çimenlere serilmiş mavi ekoseli ve pembe kumaşın üzerinde yalnız başına oturmuş, kendine mırıldanıyor. Hava 37 derece olmasına rağmen üzerinde bir hırka var; kesinlikle annesi onu korumak için bu şekilde giydirmiş. Ancak etrafta ne annesi ne de başka birisi mevcut. Bu manzara Roma’da, Borghese Parkı’nın girişindeki Flaminio Meydanı’nda yaşanıyor. Minik kız, hemen yakınındaki Yunan propilonlarının yanında yalnızca bir nokta gibi görünüyor. Belli ki onu buraya bırakan annenin kokusu hala üzerindeyken yalnız kalması, pek akla yatkın değil.

Bir adam işine giderken bu küçük kızla göz göze geliyor ve kollarını ona uzatıyor. Adam gülümsüyor ve etrafına bakıyor fakat kimseyi göremiyor. Bebek ısrarla kollarını uzatınca, adam şefkatle yanına yaklaşıyor, onu kucağına almak için eğiliyor. Tam o sırada, ağaçların arasından hızla uzaklaşan bir kadın dikkatini çekiyor. Adam seslense de, kadın umursamadan oradan uzaklaşıyor.

Bu olaylar bir kurgunun parçası değil; tamamen gerçek. Ve bu gerçeği, kendi hayat hikâyesiyle yıllarca araştırıp bulan o sekiz aylık minik kız. Hepimizin yaşam öyküsü, belki de hatırlayamadığımız anılara dayanır. Bebeklik dönemimize dair fotoğraflar, geçmişimizin izlerini taşır. Nereye ait olduğumuzu anlayabilmek için geçmişimizi bilmek önemlidir; bu bilgi, bilinçaltımızda bir güven zeminidir.

Ailesi hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayan bir insan ne hisseder? Kendini nasıl tanımlar? Annesi ve babasıyla ilgili hiçbir anısı olamayan birisi, varlığını hangi temellere oturtabilir? İşte tüm bu soruların yanıtlarını, Eriken Yayınları’ndan çıkan Maria Grazia Calandrone’nin kaleme aldığı Beni Götürmediğin Yer adlı romanda bulabilirsiniz. Yedi ödül kazanmış bu eser, yalnızca terk edilmiş bir bebeğin yoğun duygusal hikayesini değil, aynı zamanda yıllar sonra kendi geçmişini araştıran bir kadının azmini de anlatıyor.

“Hayatımı yazıyorum ama o çocuk olduğuma dair hiç anım yok,” diyor yazar. Annesi Lucia ve biyolojik babasına ulaşmak için sürdürdüğü serüven, okuyucularını şaşırtmaya devam ediyor. 26 Haziran 1965’e ait bir gazetede yayımlanan bir mektup, geçmişten günümüze bir köprü kuruyor. Annesinin bıraktığı mektup, romanın temelini oluşturuyor:

“Villa Borghese’deki bebeğin adı Greco Maria Grazia’dır. 15 Ekim 1965’te Milano’da doğmuştur. Onu Roma’da terk ettim. Arkadaşım onu geçindiremezken, eşim bu çocuğun kendisinin olmadığını söyledi. Umutsuz durumda kalınca, tek çarem onu ‘herkesin merhametine’ terk etmek oldu. Arkadaşım ve ben, yarattığımız bu hayatın bedelini ödeyeceğiz.”

Gazetelerde yayımlanan üçüncü sayfa haberlerinden, annesi ve babasının intihar ettiğini öğrenen yazar, geriye dönerek hayatı sorguluyor. Calandrone, titiz bir dedektif gibi dokümanları araştırıyor, annesinin intihar etmediğine dair düşünceler geçirse de otopsi raporları bunu doğrulamıyor. Biyolojik babasının neden intihar ettiğini ise bir türlü anlamlandıramıyor.

Elinde yalnızca annesinin iki siyah beyaz fotoğrafı varken, gazetecilik yetenekleriyle geçmişinin kayıp parçalarını bulmaya çalışıyor. “Bu kitabı, annem gerçek olabilsin diye yazıyorum,” diyen yazar, kendi hikâyesinin gizli yönlerini de açığa çıkarıyor.

Calandrone, resmi kayıtlara, gazete arşivlerine ve annesini tanıyan kişilere ulaşırken okuyucuyu merakla sarmalayan bir kurgu oluşturuyor. Bununla birlikte, roman derin bir duygusallıkla da bezeli. Yazar, annesi ve babasının intiharından dört gün sonra bir tarihi kemerin üstünde bulunan eşyaları yıllar sonra teslim aldığında geçmişin kayıp parçalarına ulaşma şansı buluyor. Eşyalar arasında, kendisi adına çıkarılmış bir doğum belgesi ve plastik bir bebek var. Ancak, ne o bebek ne de giysilerinin o terk edilme anında kendisine giydirildiğini hatırlamıyor.

ANNENİN EL İZLERİ

Duygusal sömürüyü reddeden, yalın bir dille içini döken Calandrone, bulunduğu nesnelerde annesinin sıcaklığını arıyor:

“Yuvarlak bir Nivea krem kutusu… Üzerinde tuhaf bir kıvrım var; sağ işaret parmağına uygun bir oyuk. Diş macunu tüpünde, annemin parmaklarının izleri belirgin. Onun elleriyle belli bir düzen içerisinde basıldığı ortada.”

Yazar, annesini anlamak için yaşadığı dönemin sosyolojik ve tarihsel olaylarına da dikkat ediyor. Yasaları ve suç arşivlerini inceleyerek, annesinin izini sürüyor. O zamanın kültürel öğelerine ulaşmak için çaba harcıyor. Bütün bu unsurlar kitabın zeminini oluşturuyor.

Terk edilen çocuklar genellikle ebeveynlerini suçlarken, Calandrone annesine saygı duyarak farklı bir görüş açısı sunuyor. Anneden ayrılmasının ardındaki durumu anlayışla karşılamakta. Bununla birlikte, geçmişin bilinmez parçasını oluşturma çabasını sürdürüyor.

GÖBEK BAĞINI KESİYOR

Duygusal gerçeklerle yüzleşen yazar, Lucia ile olan bağını kesip, onun yaşamını geride bırakmayı öğrenerek şairliğini de sergiliyor. Şiirleri yirmi dile çevrilmiş olan Calandrone, annesine yazdığı dizelerle romana derinlik katıyor:

Belki de suda ölüm, ölümlerden en narinidir
İki dakika sonrası bir boşluk
İki dakika sonra nehrin derinliklerinde yıldızlar…
Çocukluğunun sabahları, annenin sevecenliğiyle…
Ben de varım, sana gelecekten bakan; özgürsün, seviyorum seni bırakıyorum.

İKİ KULELİ KATEDRAL

Marcel Proust’un anılarını titizlikle yazdığı ünlü romanı Kayıp Zamanın İzinde, bir katedral olarak tanımlanır. Calandrone’nin eseri, kaybolmuş anılar ve bir anne etrafında inşa edilmiş bir katedral örneği oluşturuyor. Beni Götürmediğin Yer, sadece annelerin değil, çocukların da annelerini hayata bağlayabileceğini gösteriyor.

Kitap, Duru Aygüven’in çevirdiği ve Ali Emre Ölmez’in tasarladığı kapak ile görsel olarak da dikkat çekiyor. Eriken Yayınları, dünya edebiyatından önemli eserleri Türk okurlarla buluşturma gayretine devam ediyor.

“`

Scroll top