Başkası aynamızdır!

“Hak ve bâtılın ötesinde bir âlem var, gel seninle orada buluşalım” buyuruyor Hazreti Mevlânâ bir gazelinde. Bırakın hakkın bâtılın, bırakın zamanı mekânın manasını idraki, kendimizi kavramaktan uzağız biz bugün. Söylenen katı sözlerin içinde mahsur kılıyoruz biz sürekli insanlığımızı. Üste çıkmak için söylediklerimiz alta, daha altlara düşürüyor hep bizi. Sanıyoruz ki şehvet, uçkuru sağlam tuttuğumuzda uzak olur, uzaklaşır bizden. Bir de dilin şehveti yok mu? Kelimelerin ihtirası yok mu? Kolayca alemin şahitliğine bıraktığımız sözlerin birbirini tetikleyen bir nefsaniyeti yok mu? Yılanın zehri kendini öldürmez diye mi düşünüyoruz yoksa! Yılan yılandır, insan insan, unutmayalım bunu! Yılanın zehri yılanı öldürmez ama bir zerresi dahi öldürür insanı, insanlığı!

Bazı sözler vardır ki, kendimize yakıştırmadığımız için söylemeyiz onları. Bazı yargılar vardır ki, zihnimizi acıttığı için içimizde tutmaz, barındırmayız. Karşımızdaki Nemrut olsa, bin hakkın biniyle de haklı olsak davamızda, eğer söyleyince bize, imanımıza, ahlakımıza yakışan sözlerle konuşmuyorsak, öyle ya da böyle Nemrut galip çıkar o işten!

İnsan insanın aynasıdır dememişler boşuna büyükler; onlara söylediklerimizde, onlara ettiklerimizde, onlara yönelttiklerimizde görünürüz en çıplak halimizle biz. Başkalarının ne yaptığı, ne söylediği, ne kabahat işlediği de bize yazmaz; yine bizim üstümüzden yansıyan kendileri, kendilikleridir. Velhasıl; onların aynasında görünenden bize bir bahane düşmez; biz kendi aynamızdan çırılçıplak görmek durumundayız kendi ahvalimizi. Aman ha, gözümüzden kaybetmeyelim kendimizi, o ki maazallah kaybetmektir büsbütün kendimizi!

“Acımasızlık, dürtüsellik ve empati yoksunluğu bizi ötekini hissetmekten alıkoyuyor ve ‘güçlü olan ayakta kalır’ düşüncesi insanları kurban olmak ile zalim olmak arasında bir seçime zorluyor” diye yazmış ‘Yavaşla’ isimli kitabında sevgili Kemal Sayar.

Dünya senden ibaretmiş gibi bak her şeye a iki gözüm, başka kimse yokmuş gibi alemde! Ki bir tarafıyla öyledir zaten. Sen gözünü açarsın başlar, kaparsın biter senin dünyan. Düşün o vakit… Öteye söylediğin de, beriye söylediğin de sana gelmiyor mu bir bakıma? Senin dünyanda takılı kalmıyor mu? Kime söylediğini zannedersen söyle, kendine söylemiş olmuyor musun her söylediğini? Bir de böyle bak çıkardığın şu gürültüye! Bir de kendine doğru çevir bakalım dil yayından attığın o sivri okların uçlarını! Sen göremiyorsun bekli ama ucunu sivrilttiğin her ok sana geri dönüyor, başkalarınınkine değil senin canına saplanıyor, başkalarınınkini değil senin tenini yaralıyor, başkalarınınkini değil senin gönlünü kanatıyor. Attığın her ne ise yine sana dönüyor. Senin ellerinle tutuşturduğun her ateş, yine senin avuçlarında bir yangına dönüşüyor, senin dünyanı yakıyor, kavuruyor!

“Dünyada görmeyi arzu ettiğimiz değişimin kendisi olmazsak, değişim hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir. Hepimiz maalesef hep önce diğer kişinin değişmesini bekleriz. Eğer kendimizi değiştirebilirsek dünyayı da değiştirebiliriz; kendimizi değiştirmek, dilimizi ve iletişim yöntemlerimizi değiştirmekle başlar” diyor ‘Şiddetsiz İletişim’ kitabında Marshall B. Rosenberg.

Görüş berraklığı için tozun duman karıştığı bir ortam mı daha elverişlidir, sükunetin hâkim olduğu bir ortam mı; bunu bir vakit düşünelim hele!

Seni öfkelendirmeye yönelen her şeyin birinci hedefi aklıselimindir, sabrınla, sükunetinle kalkan ol ona!

Hakikat görenin göremeyene borcudur. Basiretlinin basiretsizden farkıdır. Gaflet ise kalp aynasının isini pasını silemeyenin boşa döndürdüğü çarkıdır. Alemlere rahmettir Efendimiz, O ki, “Onlar bilmiyorlar’ diye gözyaşlarıyla yakarıyordu Rabbine.

“Nasıl iş ki bu” dedi meczup, “hem kör diyorsun hem de hadi gör diyorsun!”

Related Posts